On Sekiz Kırk Beş Vapuru

Dilek Türel
5 dakika
-+=

Yaz kış istisnasız her akşam, on sekiz kırk beş vapurunu karşılamak için Boğaz Hatları İskelesine bir kadın gelirdi. Kırkını çoktan uçurmuş, ellisini ellerin göz hapsinde savurmuştu. Altmışının ara sokaklarında, gölgesiz bir gezgindi. Bebe kumralına boyanmış dalgalı saçları, rüzgar her estiğinde daracık küskün omuzlarını ucundan öper; üzerinden çıkarmadığı emprime elbisesi, mevsimine göre çiçek açıp yaprak dökerdi. 

İskeleye komşu dükkanlar, tanırlardı onu. Tanırlardı tanımasına da, yıllardır iki çift laf edememişlerdi kendisiyle. Yanına yaklaştırmazdı kimseyi. Utangaçlığının yırtıcı bir karanlığı vardı. Ürkütürdü. Bahçesinin etrafıysa taştan, yüksek duvarlarla örülüydü. Selam verseniz almaz, soru soracak olsanız katiyen cevaplamazdı. Dudaklarından sadece Manastır türküsü dökülürdü. Göz teması kurmadan denize dikerdi bakışlarını ve mırıldanırdı.

“Manastırın ortasında var bir havuz
Canım havuz
Bu yurdun kızları hepsi de yavuz
Biz çalar oynarız
Bu yurdun kızları hepsi de yavuz
Biz çalar oynarız…”

Kıdemli esnaf “geldi bizim deli” diye düşünerek birbirlerine kaş göz etmeyi, bıyık altından gülmeyi adet edinmişti. Zamanla insan her şeye nasıl alışıyorsa, onlar da alışmışlardı kadının müstesna varlığına. “Zararı dokunmaz ki zavallının. Kim bilir ne derdi var, kimin yolunu gözler senelerdir? Allah akıl sağlığı versin.” deyip her akşam merhameti ceplerinden çıkararak vitrinlerine ya da tezgahlarına koymayı ihmal etmezlerdi.

Öylesine tantanasız ve merasimsiz bir gelişti ki onunkisi, yorgun akşamın ruhu bile duymazdı. Sadeliğinin aksine efsunlu ve ulvi bir ışığı vardı bu ritüelin. İskelenin karşısındaki durakta otobüsten bir kuğu gibi süzülerek inişi, hayali kanatlarını genişçe açarak karşıdan karşıya geçişi kendine mıhlardı gören gözleri. Bir başkalık vardı halinde. İstanbul’un martılarını kıskandıracak kadar heybetli, insanlara alışamamış güvercinler kadar ürkek, yuva yaptıkları eve talih konduran kırlangıçlar kadar umut ve sevgi dolu. 

Her akşam aynı tevazu ve aynı ışıltıyla alırdı yerini. Yeşilliğin bitiminde, çınar ağacının önünde beklerdi beklediğini. Vapur gelir, insanlar inerdi. Nice aşklar, kırgınlıklar, telaşlar nice dertler, sevinçler, kavuşmalar dökülürdü kalabalıkla. İnen herkesin yüzüne dikkatlice bakardı. Son kişi de iskeleyi terk ederken ayak parmak uçlarına yükselip gerisi var mı diye kontrol ederdi. Nafile. Beklediği yine gelmezdi. Vapur iskeleden demir alırken, yüzü şeb-i yeldaya dönerdi. Zifiri, yıldızsız, dünyanın en karanlık ve en uzun gecesi oluverirdi feri gitmiş gözleri. İlahi güzelliğin insan suretinde yeryüzüne düştüğünü düşündürten bu azize, dünyayla güneş arasına giriverirdi birden. Tutulurdu şems. Işığı sönerdi mevcudiyetinin. Umutsuzluğu alemler ötesi bir günahı hatırlatırdı. Bu yerküreye ait olmayan ezeli bir günahı.

Beklemek, süresini bilmediğin bir bekleyiştir bazen. Suyun akışının önüne bent kurmaktır, içine kalbini gömdüğün göğsü siper ederek. İnattır, direniştir. Gerçeğe yüz süremeyen asi inanışlarına teslim olmaktır. Beklemek, ölü doğuracağını bile bile doğum sancısı çekmektir bazen de. Bir umut kırıntısı, bir dirhem ihtimal, belki küçücük bir mucize. Güvenli bir sıradanlığın sığ sularına ayaklarını sokmaktır, gözlerini gelecek denilen ufka dikerek.

Söylenti çoktu. Güya beklediği, yıllar önce okul çıkışı bindiği vapurdan denize atlayarak intihar eden oğluydu. Bir başka rivayete göre eşi, Birinci Dünya Savaşı sonrası ailelerinin terk etmek zorunda bırakıldığı Rumeli topraklarına iz sürmeye gitmiş ve bir daha da ne dönmüş ne de kendisinden haber alınmıştı. Bu meczup da, vazgeçmeden onun yolunu gözler dururdu. Bir diğer hikaye ise, gençliğinde kendisini evlenme vaadiyle kandırıp başka bir izdivaç yapan sözlüsünü beklediğiydi. 

Hakikati bilen yoktu. Ne olduysa, ne yaşandıysa ismiyle müsemma bir sırdı. İnsani melekelerini giyinip her akşam iskeleye gelen kadın, Boğaz vapuru, yolcularını indirip demir aldıktan ve tüm kapılar kapandıktan sonra alacakaranlığa karışıp bedenini terk ederdi adeta. Bir sonraki güne kadar ona rastlayan olmazdı.

Sıra dışılığın sıradanlığı, iskelenin bakım onarım için tadilata girmesi ile bozuldu. Tüm ipler o vakit koptu. Kapıların kapalı olduğunu, her akşam yolunu beklediği vapurun yanaşmadığını gören kadın, kalan yarım aklını da yitirdi adeta. Önce sessiz sonra hıçkırarak saatlerce ağladı. Çevredekiler, esnaf, sokaktan rastgele geçenler öylece bakakaldı. Çünkü, acılara seyirci kalınan bir dünyanın sakinleriydik ve ateş düştüğü yeri yakardı. 

Kadın hiçbir yere gitmedi, dönecek bir evi varsa da oraya dönmedi. İskelenin önündeki çınar ağacının altına çömdü. Günlerce, haftalarca. Eskidi, azaldı, seyreldi. İyiden iyiye soldu. Yaşlı bir kadın oldu. Önüne konan çorbayı içtiğini kimse görmedi. Eline tutuşturulan simidi kuşlara, karıncalara ufaladı da ağzına attığına kimse şahit olmadı. Belediyeden görevliler geldi. Ne tehdit, ne de tatlı dil işe yaradı. Zinhar yerinden kımıldamadı. 

Semt sakinleri ve esnaf gün sayar olmuştu. Ha bitti ha bitecek denilen bakım çalışmalarını hızlandırmak için nüfuzu olanlar üst makamlara ricada bile bulunmuşlardı. Yüzü gülsündü artık, hayata dönsündü zavallı kadın. Gelmeyeceğini bildiğini beklemek bile besbelli ümit veriyordu bu yeryüzü meleğine. 

Derken tadilat bitti. Sabah seferiyle ilk yolcularını ağırlamaya başlamıştı iskele. Ama yaşlı kadında hiç hareket yoktu. Elbisesinin çiçekleri iyice solup toza toprağa karışmış, dalgalı saçları dökülen yaprakları ağırlamaktan yorgun, hırçınlaşmıştı. İğne ipliğe dönmüştü vücudu. Kolay değil koca bir sonbahar geçmişti üzerinden.

O yine on sekiz kırk beş vapurunu bekledi. Tüm ahali ve esnaf da nefesini tutup izliyordu haftalar sonra olup bitecekleri. Önce ayağa kalktı. Elbisesini ve hırkasını toparladı, çeki düzen verdi üzerine. Parmak aralarını kullanarak el yordamıyla taradı saçlarını. Tozlanmış omuz çantasını yerden alıp koluna takarken heyecanı yüzünden okunuyordu. Ufak bir tebessüm ilişti dudaklarına. Bitaptı ama yine de gayreti elden bırakmadı. Vapur boşalıp yolcular iskeleden caddeye akarken her zamanki gibi dikkatlice inceliyordu her birini. 

Yıllardan sonra, ilk defa bir şey oldu. Gelen kalabalığa doğru adımlarını yöneltti kadın. Genç bir anneyle beş altı yaşlarındaki bir erkek çocuğun tam önlerinde durup yollarını kesti. Elini çantasının içine atarken ikisinin de gözlerinin içine bakıyordu. Genç anne ürkmüştü. Oğlunu hemen kucağına aldı. Kadını evsiz ya da dilenciye benzettiği aşikardı. Bir hamle yaparak yürümeye devam etmek istedi ama kadın izin vermedi. Titreyen elleriyle çantasından çıkardığı eskimiş kırmızı bir oyuncak arabayı çocuğa uzattı. Yargısızdı küçük çocuk, o da henüz bir melek olduğundan kendi aleminden olanları tanıyordu. Annesinin itirazına ve azarına rağmen tereddütsüz aldı kırmızı oyuncak arabayı. Teşekkür mahiyetinde kocaman gülümsedi. 

Kadın kenara çekildi. Genç anne bir an evvel oradan uzaklaşma telaşına düşmüştü. Çocuk dönüp el salladı annesinin kucağından. Kadın da karşılık vermek için kaldırdığı elini gözyaşlarını silmek için yorgun yüzüne götürdü. Ardından yürüyerek kalabalığa karıştı. 

Pir oldu, hiç oldu. Sırrına vekil, sırra kadem bastı.

1 Yorum

Elif Solakoğulları 9 Temmuz 2023 - 16:38

O kadar güzel ki yazdiğınız bu hikâye. Kaleminize bin bereket, tüm ayrıntılarıyla çok sevdim.

Cevapla

Yorum Yaz

Hizmetimizi geliştirmek için çerezleri kullanıyoruz. Ayrıntılı bilgi Tamam