“Geçer” Ya da Neyzen’in Sözüne Aşkla Kulak Vermek 

6 dakika
-+=

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyleyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şâdî de geçer, gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı demâdem de geçer,

Bu tecellî-i hayât aşk ile büktü belimi,
Çağlayan gözyaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?
İnleyen saz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihan-ârâdan,
Önü yoktan, sonu yoktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufrânla cehennem de geçer.

Ne şerîat, ne tarîkat, ne hakîkat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflâs eder, efsâne-i Âdem de geçer.

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bediî gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pîr olur sâkî-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

Neyzen Tevfik’in şiir dağarı içinde ses ve söz bakımından da anlam dünyası açısından da en güzel şiirlerinden birisi olan “geçer” redifli/başlıklı şiiri, hayatın fâniliği içinden, kâinatın ve varoluşun ebedî çarklarının nasıl göründüğünü görmemiz için eşsiz bir fırsat sunar bize. Beş mısrâlı beş bentten oluşan şiir, “geçer” redifinin mükemmel kullanıldığı, geleneksel/irfanî şiirimizin başlıca söz sanatlarının, mazmunlarının ve terkiplerinin kendisine yer bulduğu bir manzumedir. 

Şöyle başlar:

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyleyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şâdî de geçer, gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı demâdem de geçer,

Bu âlem geçicidir, hiçbir şey ebedî olmadığı gibi, ıstırap da acı ve keder de fânidir. Sadece ıstırap değil, bu “âlem” de geçicidir. Şair, “hangi günü gördün akşam olmamış” demiştir. Gün akşamlıdır. Acılar, ne yeryüzünden büsbütün kaldırılır ne de insan tümüyle acıya boğulur; bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülmüştür, o kadar. Dolayısıyla ıstırabın da sonu vardır, sen öyle zannetme. Acı çeken sanır ki, o zaman geçmeyecek ve ıstırabın sonu olmayacak. Bu, bir yanılsamadır. Sabırla, her türden acıya tahammül edilebilir, çünkü geçip gidecektir. Hatta elem geçince yerini neşeye bırakacaktır. Elemin zevâli, lezzettir, denilmiştir. 

Istırabın geçiciliği, tıpkı fâni olan ömre benzer. Nasıl ki, gün de geçer, dem de geçer… Dem, “zaman” ve “nefes” anlamındadır. Gün, yerini geceye; gece ise güne bırakır. Salise, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl… hâsılı “koca” zannedilen bir ömür, göz açıp kapayıncaya değin geçer. Eski tabirle, tarfetü’l-ayn… Gözün kırpması gibidir ömür. Hayat, çölde yolculuk yapan bir seyyahın, kısa bir süre, bir ağacın gölgesi altında uyuması gibidir. Hayat, bir rüyadır. Rüya içinde bir rüyadır. Üzüntü kalıcı değildir, keder sürekli olamaz; şen gülüşler de geçicidir, mutluluk anları da böyledir, matem acıları da, gece gündüz yok olur, canlının soluklanma anı da biter.

İkinci bentte, Neyzen, hayatın cilvelerinin, aşkla belini büktüğünden söz eder:

Bu tecellî-i hayât aşk ile büktü belimi,
Çağlayan gözyaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?
İnleyen saz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

Hayatın bin bir türlü tecellisi, cilvesi vardır. Cilve, yüzden perdenin aralanmasına, açığa çıkmasına denir. Aşk, insanı rutin dışına çıkarır ve “şiddetli muhabbet” olduğundan yorar, belini büker, kişiyi ağlatır, gönlünden hicran selini hareketlendirir… Şair, bildiği halde sormaktadır: Bu çağlayan gözyaşı mı yoksa insanın aslî yurdundan ayrı kalmasının verdiği ıstırap mı? O hicranın seli mi? Belki de inleyen, kader ve kaza sazının bam telidir, kim, nasıl bilebilir? Bu şuunun filimi, kader eliyle çevrilmektedir. Şe’n kelimesinin çoğulu olan şuun, işler, oluşlar, olgular demektir. “Allah her an yeni bir şe’ndedir” (Rahman, 29) âyetinde de “İlahî iş, oluş” anlamındadır. Neyzen, şe’n kavramını, Kuran’daki anlamına yakın biçimde kullanmaktadır: Bu işler, oluşlar, durumlar, olgular, olaylar, “kaderin eliyle çevirdiği” bir filimdir. İnsanlar plan yapar, kader gülermiş… Dolayısıyla bir an gelir, birden ney susar, feyiz kaynağı olan kadeh devrilir, mey dökülür, ‘cem’in, birliğin, bir arada olmanın, topluluğun sesleri de biter, gider.

Üçüncü bentte Neyzen, insana bütün bu oluşlardan, işleyişlerden ibret alması gerektiğini salık verir:

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihan-ârâdan,
Önü yoktan, sonu yoktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufrânla cehennem de geçer.

İbret ve hikmet gözüyle bak, olup bitenlerden ders çıkar, dünya yamandır, celal-cemal karışıktır, aldatıcıdır, zâlimdir, göz boyayıcıdır; nefsini kurtarmaya bak, ne bu dünyaya ne de bu dünyanın melekutu olan mafihâya, öte dünyaya, içkin olana, öteye kapılma… İkilikten kurtul. Burası ve orası diye bir şey yoktur. O’ndan başka bir şey yoktur. Varlık ünvanı sadece O’na hastır. Sadece Allah vardır. O’na bak, anda olmaya çalış, O’nun rızasını gözet, gerisi boştur. Ne dünya sevdası ne ateş korkusu, ne cennet özlemi… Sadece Hakkın hoşnutluğu… İnsana yakışan budur. Niçin yaratıldığını, bütün bu varlığın neden var olduğunu görmeye, anlamaya çalış, aşk içre olan âleme dikkatle bak, melekutunu gör. Önü yok, sonu yok bir kuru davadır bu. Ne demiş şair: “Davası olanın mânâsı olmaz.” Benlik zindanından çık, ben ben deme, nefsini dönüştür, benlik davası olan asla, “mânâ”ya ulaşamaz. Böyle yap çünkü O’nun sonsuz affediciliğiyle cehennem de utanacaktır. 

Sonraki bentte Neyzen, ilk anda genel algıyı şaşırtacak, ezberleri bozacak, ama dikkatle ve derinliğine bakıldığında “kalp/marifet mertebesi”nden söylendiği fark edilecek iddialarda bulunur:

Ne şerîat, ne tarîkat, ne hakîkat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflâs eder, efsâne-i Âdem de geçer.

Bu dünya yaşadıkça, “şeriat, tarikat, hakikat veya töre” diye isimlendirilen olguların sürgit hükümlerini icra ettiremeyecekleri söylenebilir. Sözü edilen olgular, ancak Hakkın muradı oldukça hükümferma olurlar. Burası, bizim istek ve irademize bağlı bir “oluş”la işlemiyor. “Câhil”, kendisinden korktuğu Yaratıcı’ya iman edendir yalnızca. Onun defterini yine Hak dürecektir. Marifet mahkemesinin hükmü, “cennet” sevdasıyla hareket edenler için bir hayal kırıklığından ibarettir : Çünkü “sûrî cennet” de geçicidir, Âdem’le ilgili “anlatı” da varoluşun gizinden habersizdir.

Son bentte, “Serserî” mahlasını hem bir takma isim hem de Hakkın aşkıyla sermest oluş anlamında kullanır :

Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bediî gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pîr olur sâkî-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

İlahî aşk şarabıyla sermest olan Neyzen’in sözlerine aşkla kulak vermelisin. Zaten söz, söyleyenin neresinden çıkarsa, dinleyenin orasına ulaşacaktır. Bütün bu dünyalar, asla O’nun güzel gözlerine girmemiştir. 

Kendisini “câhil” olarak niteleyen bu Büyük Ruh, cehaletinin kendi özüne bakmasını engellediğini belirterek, tevazuda doruğa çıkar ve şiirin tümünün anlam yükünü son iki dizeye yükler:

Gül yüzlü sâki yani mürşid-i kâmil de pîr olur, yaşlanır, ihtiyarlar, köhner, yeni zamanların soru ve sorunlarından kopabilir; köhnemiş hâline, yüzüne kimse bakmaz olur. Manevî yol gösterici kâmil mürşid toprak olur, kendi çağının sözleri yürürlükten kalkar, hükmünü yitirir gider… O da geçer.

Diğer Yazılar

Hizmetimizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Daha fazla bilgi edinin. Tamam