Uzaklar

Hatice Mert Yunak
4 dakika
-+=

Sokağın birinde yürürken, güneşli bir havada yemyeşil çimenlerin üzerinde uzanırken, ya da dünyanın her yerinden akın akın gelmiş kalabalığın orta yerinde gezinirken hiç azalmayan hatta günden güne artan bir hüzünle kendimizi yaşadığımız yabancı ülkenin, şehrin üvey çocuğu olarak hissederiz. 

Aradığımız şeyi, o gizemli bilinmezi, her ne ise o, uzaklardaki bir şehrin karmaşasında bulacağımızı düşünürüz çoğu zaman. Oraya giden gemilere bilet alırız. Yaşamakta olduğumuz gelip geçen mevsimleri bir kenara kaldırıp, canla başla hayalimizdeki yeri düşünür, sonucunu bilemeyeceğimiz ama hep mutlu sonla biteceğine inandığımız planlarla boğuşuruz. O büyük mutluluğu, görmediğimiz bir evin penceresinde parlayan ışıkta ararız.

İlk günler, aylar hatta birkaç yıl her şey ne kadar da ahenkle akıp gidiyordur oysa. Bir gece yarısı ya da bir sabah vakti veyahut şehirde aylak aylak dolaşırken aniden fısıltılar yükselmeye başlar içimizden. Sebebini bir türlü bulamadığımız fakat kulağımızı dolduran huzursuzluğun aslında kalbimizde ağır bir kütle olup bizi yavaşlattığını anlarız. Ve o andan sonra hayalini kurduğumuz uzakları artık tükettiğimizi, bizi artık avutamadığını belki de zaten hiçbir zaman kucaklamadığı gerçeğiyle yüzleşiriz.

Sabahları penceremizi karanlık bir gökyüzüne açtığımızda özleriz göçmen kuşlarla bir uçtuğumuz asıl topraklarımızın rengini, kokusunu. Gözlerimiz durmadan martıları arar, ağzındaki simit parçalarıyla bize teşekkür eden.

Ne deniz aynı mavi berraklığındadır uzaklarda ne de nehirler çakıl taşlarını gösterir tane tane. Yürürken bir yerlerden gelen sesler bizi her an aldatmaya hazırdır. Ardımızda bıraktığımız şehrin seyyar satıcı nağmelerine benzetmeye çalışırız. Sokak başlarında ya da kapı önlerinde konuşan kadınların şen seslerini duyar gibi oluruz. Ellerimiz ceplerimizde sessizce adım adım yürürüz, sadece yürürüz…

Hiçbir kaldırımdan zar sesleri gelmez mesela. Tavlayı koltuğunun altına alan esnafın havaya kalkmış “Çaylar benden,” cömertliğini hiç tatmamıştır uzakların insanı. Hızlı adımların yankıları yalayıp yutar aşırı düzenli kaldırım taşlarını.

Işıl ışıl caddelere aldanırız önceleri. Kalabalığın, eğlencenin, hareketliliğin ışıltılarında gözlerimiz mahya ışıklarını arar hüzünle. Başımızı hangi yöne çevirirsek bizimle konuşan o anlamlı kelimeleri bulmaya çalışırız şehrin semalarında.

Hele vakit! Ah yatağından çağlar gibi akıp giden vakit! Uyutur bizi, içine alır öğütür sinsice. Günün beş ayrı parçasını koca bir lokmada tıkar boğazımıza. Bir bankta soluklanırken tanımadığımız halde bizi çağıran nağmeli bir insan sesi arar lakin bulamayız. Ayaklarımız yönünü kaybettiğinde avucumuzda tuttuğumuz pusulayla kendimizi soğuk bir mağazanın giyinme kabininde kıyamda buluruz. 

Ya bayramlar!

En sevdiklerimizle beraber olmak istediğimiz bayram günlerinde, şehrin parklarında hüzünle ağaçlara asılan birkaç balonun altında “Bugün bayram,” şarkısıyla dans ederiz çocuklarımızla el ele. Onlar uçuşan sabun köpüklerini kovalarken biz bir bayramın daha geçişini ekleriz takvimlerimize. Saymaya korkarız kaç mevsim geçmiş ve kaç mevsim daha geçecek toprağın altından usulca.

Uzakların kokusunda sahte bir esans vardır. Anlarız. Orada fırından yeni çıkmış ekmek kokusunu, balkonlardan mahalleye yayılan hanımeli kokularını, akşam yolunu gözlediğimiz bozacının sesini, bir evin önünden geçerken ocakta pişen anne yemeği kokusunu ararız. Bulamayacağımızı bile bile.

Ne trenler düdük çalar burada ne de vapurlar vardır dalgalar arasından coşkuyla kıyıya yanaşan. Süratle yanından geçer hızlı trenler. Kimsenin olmadığı başka kucaklara bizi her an atmaya hazır ve ustaca.

Yavaşlamaya çabaladıkça ayağımızdan asılır yalnızlığımız. Doğaya atarız kendimizi en çok. Yalnızca yemyeşil bahçeler dindirir içine düştüğümüz tutsaklığı. Evet kurtulmanın meşakkatli hatta zor olduğu bir tutsaklık. “Doyduğun yerde yaşamak,” bunun adı diyerek devam ederiz hayata. Taze, tertemiz çimenlere uzanıp gökyüzünü izleriz. Üzerinden gelip geçen bulutlarla selam yollarız o an sevdiklerimizi hayal ederek. Kendi kendimizle konuşurken minik bir sincap gelip baş ucumuza oturur ve en iyi o dinler bizi. Zulasından çıkardığı fıstıkları paylaşır hüznümüzü bir anlığına dağıtabilmek için. Biraz sohbet edip onunla da vedalaşırız.

Sonbaharsa eğer mevsim, dönerek yere düşen yapraklar arasından teselli bularak eve doğru yürürüz. Eve doğru. Parlak ışıkları olduğunu düşündüğümüz eve. Evin olacağını düşündüğümüz yere. 

Ve birden asıl evimize dönme fikrine sarılırız sımsıkı. Geldiğimiz gemiye binerek arkamızda bıraktığımız evimize döneceğimiz günleri hayal etmeye başlarız umutla. Ve ertesi sabah güneşli bir güne penceremizi açtığımızda her şey en baştan başlar. Uzaklar bizi kandırmayı yine başarır. 

Yorum Yaz

Hizmetimizi geliştirmek için çerezleri kullanıyoruz. Ayrıntılı bilgi Tamam