“Ben Neden…”

Yağız Gönüler
6 dakika
-+=

Biraz mesleğim, biraz da insan denen muammayı anlama gayretim sebebiyle her yıl Google’da en çok aranan ifadeleri ve cümleleri merak ederim. 2022’de Türkiye’nin Google’da en çok aradığı kelimeler paylaşıldığında hepsine dikkatlice baktım. Buradan bir zihniyet haritası, hiç değilse gündemle olan ilişkimiz ortaya çıkıyor. Hazin bir ilişki…


En çok aranan kelimeler arasında Dolar/TL ve bayram tatili alt alta yer almış. Buna, kazancımızı nasıl ve ne zaman harcayacağımız konusunda bir merak mı demeli yoksa geçim sıkıntısıyla yorulmayı yan yana mı koyup düşünmeli? En baştan şunu ifade etmem gerekiyor: Bu tip soruları cevaplamak ille de bir mesleğin sorumluluğunda değil. Şehir planlaması sadece müteahhitlerin ve mimarların işi diyerek gelmedik mi bu göğe doyasıya bakamadığımız günlere?


Halkımızın dizilerle arası gayet sıkı. Kimi efkarını dağıtmak, kimi de bir süreliğine bile olsa dünyadan kopmak için izliyor bir şeyler. Buna bir şey diyemeyiz ama bir not düşebiliriz: Meşgaleler şahsiyetimizi inşa ederler. Neye vakit harcadığımız, ne olduğumuzla ve ne olacağımızla çok ilgili. Bunu bilerek geçmeliyiz televizyonun karşısına. Öte yandan, gerçeklikten kopmak da büyük sıkıntılara gebe. Yalı Çapkını’nda neler olduğunun bizi ne kadar ilgilendirdiği, hayat karşısında takındığımız tavrı çok etkilememeli. İnsanlar dizilerde gördüklerine kendilerini çok kaptırıyorlar, bu da haliyle insan ilişkilerine zarar veriyor. Beklentiler, arzular, hırslar, talepler kördüğüm oluyor. İnsan bu kördüğümden çoğu zaman sağ çıkamıyor.

Kolay kolay unutamayacağım bir hatıram var: Bir cezaevinden, mahkumlara kitap okumak üzerine bir söyleşi yapmamız istenmişti. Şevkle kabul ettik ve birkaç şair, yazar gittik. Öncesinde yönetimden birkaç kişi bizi cezaevinin kütüphanesinde gezdirdi. Raflarda en çok dikkatimi çeken kitaplar rüya olunca kendi kendime düşündüm: İnsanların umuda ihtiyaçları vardı ve rüya elbette umut demekti. İnsanlar iyi bir rüya görmek, iyi haberler almak, iyi günlere varmak istiyorlardı. Google’da en çok aranan rüyalara bakınca da bununla karşılaştım. Kaygılar ve umutlar iç içe: Rüyada deprem görmek, erkek bebek doğduğunu görmek, yazın kar yağdığını görmek, teyze kızı görmek, mezarlık görmek… Rüyalar çok şeyler söyler, rüyalar anlatılmaz, rüyalar kimi zaman işaret olabilir. Önemli olan “işi bilen” bir kimseye danışmak ve onun yorumları eşliğinde bir mana çıkarabilmek, o manaya ulaşabilmek, yaşayabilmek.


En çok aranan yerler, hem hayallerin hem de merakların bir numunesi. Faroe Adaları’nı merak edenler de var Elhamra Sarayı’nın nerede olduğunu keşfetmek isteyenler de. Tarihe olan ilgimiz burada da kendisini gösteriyor. Arama motorlarının en güzel özelliklerinden biri bu. Gitmiyoruz ama görebiliyoruz, hatta gezebiliyoruz. Niyet edenlere ulaşmak nasip ola diyelim.

En çok aranan meslekler de son derece ilgi çekici. Çevremden de gözlemlediğim kadarıyla özel güvenlik olmak isteyenler çok. Vatmanlığa ilgi artıyor. Büyükelçilerin “gizemli” dünyası giderek merak uyandırıyor. Ama arananlar arasında tebessüm ettiren bir meslek daha var: gassal. İnsanlar mutlak sona doğru çıkacakları yolda yalnız olmak istemezlerken, bir de yoldaşlıkta vazife sahibi olmak istiyorlar belli ki. Kimilerine göre çileli, kimilerine göre dünyanın gamından, kederinden uzaklaştıran bir meslek. Hazır yeri gelmişken bir hatırlatma: Türkçemizde “gassal elinde meyyit gibi olmak” diye bir deyim var. Kubbealtı Lugatı’nda “Ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi îtiraz etmeden mürşidine teslim olmak” şeklinde yazılmış anlamı. O hâlde düşünelim: Hayatın ve ölümün sahibine ne derece teslimiz? Herkes kendi cevabıyla bir süre meşgul olabilir, bitiren çıkabilir.

Gelelim bu yazının asıl amacı olan, en çok aranan “neden”lere. Sorulara bakıldığında aslında yaş grubu da kendini açık ediyor ama bu soruları sadece belli bir yaş grubuna aitmiş gibi yorumlamamak lazım. Tüm dünyada gencinden yaşlısına hayatın merkezinde olan sorular bunlar. Kitaplara ve filmlere baktığımızda da bu soruların birer “ilham kaynağı” olduğunu görüyoruz. Ben neden sevilmiyorum, ben neden bu kadar çirkinim, ben neden doğdum, ben neden dışlanıyorum, ben neden eziğim… İç burkan, yürek sızlatan sorular. Biri hariç. Beden neden doğdum sorusu ilk karşılaştığımızda, hayatından yana hiç mutlu olmayan, eleme boğulmuş, çare bulamayan birinin sorusu gibi gelse de biz biraz da işin iyimser tarafından bakmaya çalışalım. Bir kere, nasıl doğdum yerine neden doğdum sorusu evladır. Biyolojik olarak yeryüzüne nasıl geldiğini düşünmek yatay düzlemde, yani fizik âlemde karşılık bulabilecek bir soru. Şöyle oldu böyle oldu ve sen doğdun. Hayırlı olsun. Ama neden doğdum, dikey düzlemde, yani metafizik bir mesele olarak karşımızda. Bir amacım var mı, kendimde neyi keşfetmeliyim, kâinat ve diğer insanlar arasında nasıl bir yerim olmalı, geçici ömrümde nasıl bir vazifem var, hayata hangi tarafından bakarsam daha çok verim alırım, neler yaparsam “afiyette ve sıhhatte” olurum? Umarım bu soruyu Google’a yazanlar, bu sorularla da vakit geçirmişlerdir ve hâlâ vakit geçiriyorlardır. Çünkü bunda korkulacak bir şey yok. Esas korkulması gereken, yeryüzüne gelişine hiçbir mana aramayanlar, hiçbir netice çıkaramayanlar, kendilerini bir şahsiyet olarak inşa etme noktasında hiçbir çaba göstermeyenler, yalnızca kartvizit sahibi olarak yola devam etmeyi “saadet” zannedenler…

Genel olarak bu “Ben neden…” sorularına baktığımızda özgüven sorunu olduğunu da görebiliyoruz. Ancak özgüven sorunu yalnız kişiyle ilgili değildir. Mesela depresyon, çoğu zaman politik, yani yaşamın doğrudan içinden gelen bir şeydir. Kimse oturduğu yerde depresyona giremeyeceği gibi, canı sıkıldığı için de özgüvenini yitiremez. Sebeplere, mücadeleye ve sonrasına iyice bakmak gerekiyor. Sevilmemek başka şey, sevilmediğini düşünmek başka şey. Ezik olduğunu düşünmek belki de bir özgüven meselesi değil, hayatta potansiyelini az çok görmüş ama koyacak bir yer bulamamış kimsenin çığlığı olabilir. Sorumluluğu sadece bu soruları soranlara bırakmak, sorunları olduğu gibi bırakmak anlamına geliyor.

 
Bir kalbin parlaması, o parlaklığı başka kalplere sunması, soruların ve dolayısıyla sorunların biçimini değiştirecek hiç şüphesiz. Peki bir kalp nasıl parlar? Elbette başka kalplere açılarak. “Ben neden…” sorularındaki esas problem, günümüzde muhabbetin hayatın merkezinden çekilmiş olması. Ellerimizde telefonlar, gözlerimizde ekranlar bir yol gidiyoruz. Bize verilen harita neyse ona uyuyoruz. Sanki talimat üzere yaşıyor gibiyiz. Başımızı kaldırıp karşımızdakiyle göz göze gelmenin, diz dize olmanın, omuz omuza yürümenin kadrini, kıymetini bilmiyoruz. O hâlde bir sonraki yazıda belki de muhabbeti konuşmalıyız. Ne tuhaf zamanlar, muhabbet üzerine konuşuyoruz ama muhabbet edemiyoruz. Esaslı bir muhabbetten sonra “Ben neden…” gibi sorulara tek başına değil, koca bir kâinat eşliğinde cevap arayacağımızı, böylece işimizin bir nebze kolaylaşacağını unutuyoruz.

Dünyanın yükü çoktur, bitmez. Ama dünyaya yük taşıyalım diye de gelmedik. Bunun için irfan sahipleri var, insan güzelleri var. Bizi bekleyen, çevreleri tarafından daima “beklenen” kimseler var. Onları bulmalı, konuşmalı. Böylece ruhumuzla beraber sorularımız da hafifleyecek elbette. Çünkü bazıları dünyaya başkalarının yükünün hafifletmek, onların gönüllerini açmak için gelir, davasız ve iddiasız yaşar, vazifesini yapar, gider. “Muhabbet ehli” denir onlara. Hâlden anlar onlar, gerektiğinde hâllerini de karşılarındakine giydirerek ayağa kaldırırlar. Hâl sâridir; güzel insanlarla birlikte olmaya özen gösterenlerin hem kendileri hem de yaşamları güzelleşir. Elbette soruları ve hatta sorunları da…

Diğer Yazılar

Hizmetimizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Daha fazla bilgi edinin. Tamam