Fotoğraf: Alper Tanca

Birbirimizi Anlamak Üzerine

Büşra Demir
4 dakika
-+=

Fotoğraf: Alper Tanca

Ne çok yazılıp çizilmiştir insanların birbirini anlaması, ötekinin görüşlerini geniş yüreklilikle dinleyebilmesi üzerine. Kim bilir kaç romanda, kaç filmde, kaç çocuk öyküsünde, kaç akademik kitapta, makalede yer almıştır… Ama kal ehli olmak başka, hal ehli olmak başka. Söz neye yarar ki kalpte bir ışığa dönüşmeyince? Sözcükler hayatla buluşmadığında değerini yitirmez mi?

“Ben seni anlıyorum ama sen beni anlamıyorsun” dedi geçen gün birisi bana. Birçok tartışmanın zahirde medeni görünen ortak cümlesi sanki bu cümle. Kendi içinde çok şey anlatan… ‘Benim fikirim mutlak hakikattir’ gibi. Ve şunu da fısıldar belki; ‘Kabul etmiyorsan beni anlamamışsındır. Zira bu pencereden başka bir pencere yok. Ne başka bir kapı aralığı ne bir çatlak…’

Ve ardı ardına sorular sordu bana. Ondaki mutlak hakikati gözlerimin önüne sermek üzere. Tüm hiddetiyle. Gözlerinde birikmiş öfke neferleriyle. Bilemedi ki düşüncelerimin ne keskin sınırları ne aşılmaz kalıpları var. O soruların tek bir yanıtı, mutlak bir karşılığı yok bende. Tıpkı Mevlana’nın pergeli gibi, tek ayağı kökünde, diğer ayağı dünyanın dört bir yanında olan düşünceler silsilesi… Uğradığı yüreğin, gittiği diyarın aydınlığına göre değişiyor, dönüşüyor.

Düşüncelerin bu denli sarsılmaz olması mağrurane geliyor bana. Her konuda çok emin konuşmak ürkütüyor. En ufak bir zan taşımaksızın başkalarının zihnini, yüreğini ezbere sayıp dökebilecek cesareti hangi değerler kitabından topluyor insanoğlu? “Belki de öyle değildir.” penceresinden bakabilmek, cesareti daha güzel taşımaz mı?

Hangi yüreğin nelere ev sahipliği yaptığını kim bilebilir? Hangi kulun bir sevgili olduğunu, hangi kalbin manevi kapıların ötesine geçtiğini. Dünya ikilik üzerine yaratılmışken dünyevi meselelerin tek doğruları olması oturmuyor sanki yaratıcının eserine. Ama çok kimseler çok biliyor maalesef, mutlak doğruyu biliyor. Acizliğini hatırlamadan.

Diğer yandan insansız da olmuyor bu hayat. Kelam edeceğin bir çift göz olmadan tadı çıkmıyor dünyanın. İnsan insanın yurdudur diyor yazar, insan yine diğerinde buluyor hikayesini. Ama belki de aczini bileni, haddini bileni aramalı hayat yolculuğunda. Yaratıcının büyüklüğünün yanında küçüklüğünü bilen, çekinir büyük sözler söylemeye. Ya da hakikatten konuşacak olduğunda, kalp kırmadan sözleri iletmenin bir yolunu bulabilir. Öfkeyle dolmuş sözcükler, hakikati yansıtsa da kalp kırdıktan sonra neye yarar?

Sözlerin kalabalığında yitiyor bazen anlamlar. Haklı çıkmak uğruna, bilge görünmek uğruna, bazen yalnızca görünür olmak uğruna kelimeleri süsleyip ortaya saçıveriyoruz çoğu zaman. Yolda başka anlamlar yüklenir, başkasının dünyasında kırılmalar, kırgınlıklar yaşatır mı diye düşünmüyoruz. İncelik bunun neresinde? Belki de başka türlü sormak lazım. İncelik arayan, incelik bekleyen kaç kişi kaldık?

Halbuki konuşabilmek, dinleyebilmektir aynı zamanda. Öfkeden, kinden, önyargılardan sıyrılarak dinleyebilmektir. Gerçekten anlamak üzere, açık bir yürekle, geniş bir yürekle, engin ve berrak bir zihinle dinleyebilmektir. Yüreğine aldığın anlamları kendi dünyanda yorumlayıp, bir yaprağın suya düşüşü gibi naif bir şekilde geri verebilmektir konuşabilmek bana göre.

Söyleyin, kaç kişi kaldı böylesi konuşabilen? Böylesi bir yaren, böylesi bir dost ruha merhem olmaz mı? 

Ben bilirimcilerin yerine tevazu giyinmiş bir dostu olmalı insanın. Kibir giysisini üzerinden çıkarmış, bileklerindeki nefret, öfke ziynetlerini bir kenara koymuş, yalınlığıyla ruhu hafifleten bir dost… Birlikte konuşabildiği kadar, birlikte susabildiği bir yol arkadaşı. Sözcüklerin dolduramadığı boşlukları susuşların doldurduğu. Çünkü o sessizlik anlarında kalp konuşmaya devam eder. Başkasının görmediği, erişemediği bir diyarda, iki kişi kalpten çok şey anlatabilir birbirine. Hem de hiç yorulmadan. Letafetle, incelikle…

Bu düşünceler arasında dolaşırken, belki de bir pencere daha açmak gerek. Öyle bir pencere ki, kibrin esintilerini içine aldığı kadar insanın fıtratını da buyur etsin. Çünkü belki de bazen o keskin, hiddetli savunuların içinde gizli olan kibir değil, meşreptir. Belki de gerekiyordur böylesi tutkulu kılıç sallamalar, bu denli emin duruşlar. Belki de onlar bazen kaderin tecellisinde etkilidir. Kibirle ortaya dökülen kimilerinin yanında kimisi de özündeki ilahi isimle nice sözleri sarf ediyordur. Kimi zaman celal gerekiyordur, cemalin gerektiği kadar. O celal ile harekete geçip olması gerekeni olduruyordur insan belki. Elbette “ol!” diyen yaratıcının emriyle…

Yine de farklı pencerelerden baksa da aynı gökyüzünde buluşabilir bence insan. Birlikte uçmasa da aynı yöne doğru uçabilir, uzaktan bir selam göndererek. Farklı yollar tutsa da farklı yoldaşlarla yürüse de farklı renkler de giyinse, altında yürüdüğümüz tek bir gökyüzü var. Gittiğimiz yer iyilikse, sevgiyse, huzursa, farklı yollardan yürümemize izin veremez miyiz? Belki benim sana, sen olmana ve senin de bana, ben olabilmeme ihtiyacımız vardır. Belki benim muğlaklığıma, senin keskin sınırlarına ihtiyacı vardır bu dünyanın. Belki ben seni, sen de beni dengeliyorsundur. Bunu kabullenemez miyiz artık?

Kıymetli büyüklerimizden Sadettin Ökten, istişarenin öneminden bahsederken şöyle diyor. “Belki senin sorununun çözümü bir başkasının kalbine inmiştir, kim bilir…”. Bu açıdan baktığımızda hayatın anahtarları belki de birbirimizin elinde. Açılmaz sandığımız birçok kilitli kapının anahtarını belki de hemen yanı başımızdaki bir kalpte bulacağız. Öyleyse dinlemeye, yüreğini açmaya, gönlünü genişletmeye değmez mi? Belki de nefsimizi susturup ötekini dinleyebilseydik, dinlerken vicdanımızı da biricik yoldaşımız edinebilseydik ilişkilerimiz, hayata bakışımız, iç dünyamız bambaşka yerlerde olurdu. Daha yüce bir yerlerde.

Tek bir rengin farklı yansımaları olduğumuzu idrak edebildiğimiz günlere, hasretle…

Diğer Yazılar

Hizmetimizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Daha fazla bilgi edinin. Tamam