Stop and Think

Aydın Soysal
5 dakika

Budva… Montenegro yani Karadağ’da küçük bir tatil şehri. Şehir dediğime bakmayın. Küçük bir yerleşim. Ama yazın sokakta adım atacak, kafelerde oturacak yer bulamazsınız. Dokuzuncu yüzyılda yapılmış, defalarca deprem geçirmiş ve restore edilmiş muhteşem bir kalesi var. Unesco tarafından koruma altına alınmış bir tarihi yapı. Tabii “modern” binaların ve birbiri ardına dikilen otellerin gölgesinde küçücük kalmış. Burada durmalıyım, çünkü bu bir turizm yazısı değil. Ama harika pizzalar yapan köşe başı dükkanlarını not düşmeden geçemeyeceğim. 

Yakın zamanda moda olan Karadağ’da şirket kurma hevesine ben de kapılmıştım. Çok uzun sürmediyse de güzel bir deneyimdi. Şirketi kurarken iş görüşmelerinde aldığım bir hayat dersi belki harcadığım tüm çabanın karşılığında kâr haznesine yazılmalıydı. Kırk yaşlarına yakın bir erkek adayla görüşüyordum. Bölge ortalamasının üzerinde İngilizce konuşan, kendine iyi bir çevre yapmış, çeşitli işlerde tecrübe kazanmış genç bir adam. Son olarak bilinen bir kafenin yöneticiliğini yapmış. Aylık ortalama ne kadar para kazandığını sordum. “Bahşişlerle falan 1000-1200 Euro kazanıyorum” dedi. “Yetiyor mu” dedim. “Ortalamanın üzerinde bile sayılır ama tek gelirim bu değil. Bir de küçük evim var, babamdan kalma. Onu da yazın Air BNB’den kiraya veriyorum. O da ayda ortalama o miktara yakın bir para getiriyor” dedi. “Zaten burada böyle yaşayan çoktur”. “Siz bizim evlerimizi gördünüz mü?” diye sordu. Eski Budva evlerinin içini görmemiştim ama elli atmış metrekarelik küçük evlerde yaşadıklarını duymuştum. “Neden biliyor musun” dedi. “Ev ne kadar büyük olursa, mobilya da o kadar çok olur. O mobilyalar çoğaldıkça çoğalan hep dolap olur. Dolap ne kadar çoksa, o kadar giysin, eşyan olur. Üstelik çoğunu da kullanmazsın”. Oysa ben bunlara para harcayacağıma, deneyimlere harcamayı tercih ederim. Her kış kayak, her yaz bir Avrupa seyahati yaparım. Zaten yazın burası çok kalabalık.” Bu bir Karadağ hayat tarzı mıydı yoksa konuştuğum adamın hayat felsefesi mi tam bilemiyorum ama önemli olan bu değildi. “Dur ve düşün” çağrısıydı benim için.

Bildiğiniz üzere bizi biz yapan, genlerimizle, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizin toplamı. Genlerimize atfettiklerimiz nasıl “aynı annesi”nden, “tıpkı dedesi”ne kadar uzanan karmaşık bir hazineden geliyorsa, yaşadıklarımız da yeni tecrübelerle bezenerek hayat boyu süren değişimimizde bize yol arkadaşlığı yapıyor. Aile değerleri, mahalle baskısı, komşunun çocuğu ya da sınıf arkadaşlarıyla veya meslektaşlarla olan rekabet bizi birtakım hedeflere, isteklere doğru sürüklüyor. “Devlet memuru ya da öğretmen olmanın” makbul olduğu devirler ya da yöreler de oluyor, “kripto para ya da blok zinciri”nden anlamanın iştah kabarttığı nesiller de. 

Şimdi moda ne? Yurtdışına kapağı atmak! Benim çocuklarım da sıraya girdi. Ama bu çok genel bir hedef. Yurtdışına da nereye, neye, neden?  Burada mühendis diplomasını almış adam, Avrupa’da “kuryeyim, daha mutluyum” diyor. Belki de gerçekten o haklı. Yaşadığımız ekonomik kriz belki ona da bir “dur ve düşün” dedi. Londra’da kıt kanat geçineceğin parayla belki Peru’da kral gibi yaşarsın. New York’tan havalı instagram resimlerin olmaz belki ama Bahamalar’da kumsalda küçücük dükkanında daha mutlu bir hayatın olabilir. Seni neyin mutlu edeceğini hissediyorsun? 

Yıllar önce Amerika’da yaşayan bir arkadaşım karısının işyerinde aldığı terfii kabul etmediğini söylemişti. Neden diye sorduğumda, “sabah koşumu yapamayacağım, sürekli rapor yazacağım, müşterilerimden uzak kalacağım, kazanacağım ekstra paranın bunları satın almasını istemiyorum” dediğini ve restoran müdürü yerine garson olarak hayatına devam ettiğini söyledi. 

Genç yaşlarda okuduğu meslekleri ileri yaşlarında yapmayanların sonradan aklı başına mı geliyor, yoksa girdiği meslekte sebat edip devam edenler at gözlüğüyle mi devam etmiş oluyor hayata? Kim bilir? “Aslında istemediğim bir iş ya da hayat ama n’apcan be abi” mi, yoksa “tabii ki de bunu yapacağım. Bize yakışan budur” mu veya “gözüm açıldı hemen değiştirdim işi” mi? Hiçbirinin şu ya da bu diye kesin bir cevabı yok. Zaten bu sorular aslında doğru da değil. Doğru soru bu yaptığımın kime nasıl göründüğü ile ilgili değil, yaptığımın ne kadar kendi bilinçli seçimim olduğu. Yoksa gaza mı geldim? Seçeneksiz mi hissettim? Denemeye cesaret mi edemedim? Durumu iyi analiz mi edemedim?  

Yıllar önce Gillette’te çalışırken Satış Pazarlama eğitimi için Meksika’ya gitmiştim. Bana bakkal, bayii gezdirmesi ve saha dinamiklerini anlatması için Alonzo diye birini verdiler. 50-60 yaşlarındaydı. Ve “salesman”, yani satıcı. “Abi” dedim “seni niye terfi ettirmediler?” “Ben istemedim” dedi. “İşimi biliyorum ve seviyorum. Müşterilerimi tanıyorum. Ben onları, onlar beni biliyor. Şirkette yirmi küsur senedir çalışıyorum. Maaşımı da çok güzel arttırıyorlar. Rapor falan doldurmayı sevmiyorum. Sevmediğim işi altımdaki adamdan isteyemem. Zaten altımda adam da istemiyorum. Onların rekabet mücadelesiyle, kaprisiyle falan uğraşamam. Müşterilerimin dertleri bana yetiyor. Ben şef, müdür, yönetici falan olmak istemedim ki  . Satıcı olarak kalmak istedim. Böyle de mutluyum.” O zamanki kariyer planlarıma olan tutkuyla bağlılığım ve tutsaklığımla “abinin herhalde Meksika sıcağında başına güneş geçmiş” deyip gülüp geçmiştim. 

Budva, Amerika, Meksika… Her biri bir hayat hikayesi… Kendi hayatımı düşündüm. Üniversiteden sonra yabancı bir şirkette çalışmak çok havalıydı. Üstelik iyi de kazandırıyordu. O zaman hedef orasıydı. Sonra o şirkette yükselmek. Mümkünse uluslararası kariyerle başka pazarlara atanmak. Ya da burada başka şirketlere geçip en zirveye yükselmek. Oldu mu? Oldu. Şimdi ne yapıyorum? Tam olarak beceremesem de mümkün olduğunca o hayattan uzak kalmaya çalışıyor, atlarla şirketlere öğrenim programları yapıyorum. Mevki yok, unvan yok, hedef bile yok, iş desen iş değil, ama aşk. Müthiş zevk aldığım bir uğraşım var. Ne zaman fark ettim? Elli yaşında. Geç mi? Değil. Beni görüp, daha erken fark edebilirsiniz diye mi yazıyorum? Hayır! Hayatın her anında, her karar aşamasında durun, bir geri adım atın ve sorun diye yazıyorum. Ben bunu gerçekten istiyor muyum? 

Bu benim bilinçli seçimim mi? 

Basit mi? Evet. 

Kolay mı? Hayır. 

Ama eğer bize dayatılan ve gerçek olduğu söylenen şeyleri askıya alırsak ve karar vereceğimiz konu ile ne kadar bilgimiz olduğunu, yeteneklerimizin ne kadar bu kararı almaya yeterli olduğunu, yetersizse bile geliştirmek için neler gerektiğini ve bu gelişim için nefes ve hevesinizin olup olmadığını masaya yatırın diyorum. 

Ve mutlaka yazın. 

“Kafamda bir çevirdim”le olmuyor bu işler. Ben yazmaya başladığımda aydınlandı kafam. Yani bence. Hâlâ yazıyorum bakın… 

Kendime yazıyorum aslında… 

Çünkü karar verecek birçok şey oluyor ve her birine sormak gerekiyor: Benim seçimim mi?

Diğer Yazılar

Hizmetimizi geliştirmek için çerezler kullanıyoruz. Daha fazla bilgi edinin. Tamam