İyi misin?

Alper Tanca
7 dakika
-+=

Tanrı sonsuz iyi ise neden kötülük var? Mutluluğumuza engel gözüken bu sorunların, sıkıntıların amacı ne? Bizi sinir etmek için yapılmış ilâhî bir şaka mı, yoksa daha büyük bir amaca mı hizmet ediyorlar? 

“Düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.” Necip Fazıl Kısakürek

Ne yazıktır ki insanlık tarihi, trajik ve sarsıcı olayları bulmak ve gözlemlemek için oldukça zengin seçenekler sunar. Birbirimizin başına açtığımız dertlerin çeşitliliği inanılmaz bir negatif yaratıcılığı gerektirir. Bir dönem cadı oldukları gerekçesiyle masum kadınları yakmaya karar veririz, bir başka dönem güçten düşüp ölsünler diye Amerikan Yerlileri’ne çiçek hastalığı bulaşmış battaniyeler verip onları alkole boğarız. Sadece şu son yüzyılda Rohingya’lı Müslümanlar, Hutular ve Tutsiler, Körfez Savaşı, küresel ısınma, Çin’deki Uygurlar derken insan yapımı felaketler listesi oldukça uzundur. 

Fakat trajik olaylar insanlığın birbirine yaptıklarıyla sınırlı değildir. 2022 yılında gezdiğim Napoli’de Vezüv yanardağının insanları nasıl mumya haline getirdiğini, bir medeniyeti zaman içinde nasıl dondurarak yok ettiğini yakından gözlemleme imkânı buldum. Ölen kadınların ve çocukların son anlarını, -taştan bir heykelin yüz hatlarında donmuş olarak- dünya var oldukça göstermeye devam edecekler. Türkiye’deki 17 Ağustos 1999’da olan ve 17.480 vatandaşımızı öldüren Marmara depremine, İstanbul’da yatağında yakalananlardan birisiyim. Kırk beş saniyenin ne kadar uzun olduğunu böyle bir olayı yaşamadan anlamak zordur. Depremin üçüncü gününde yardım gönüllüsü olarak gittiğim ve bir ay kaldığım Yalova, içimde çok şeyler değiştirdi. Şimdi de ondan kat kat güçlü olan, 6 Şubat 2023 sabaha karşı Türkiye ve Suriye’de gerçekleşen asrın en büyük deprem felaketiyle yüz yüzeyiz. 

Umarım ki bu yazı otoritelere öfke kusan veya bir takım manevi reçetelerle size pansuman yapmaya çalışan bir yazı değil, hep beraber kötü olarak algılanan şeylerin doğası üzerinde düşünerek bunlardan nasıl bir iyi çıkar üzerine kafa yoran bir yazı olacak. Öfkeliyiz, çünkü canımız yandı, öfkeliyiz çünkü yapılması gerekenler yapılmadı. Öfke gereksiz bir duygu değildir, bunu kırıp dökmek için değil, bir şeyleri değiştirmek için yakıt olarak kullanalım. Öfkemizi dinamit gibi patlatıp yıkacak şekilde değil, sorumlu olanlar hesap verene kadar uzun vadeye yayarak ve soğukkanlılıkla harekete çevirelim. 

Bu son felaketten sonra bana şu soruları soran insanlar oldu: Tanrı var ise nasıl olur da tüm bu korkunç acılara göz yumabilirdi? Gerçekten var olsaydı bir çocuğun acılar içinde yok olmasına, insanların canlı canlı gömülmelerine nasıl müsaade edebilirdi?

Bu âlemin kötülük ile nasıl bir metafizik ilişkisi olduğu sanırım bir çoğumuzun aklına gelmiş bir sorudur. Bizim aklımız “nasıl?” sorusuna iyi cevaplar bulabilmekle beraber “neden?” sorusunu cevaplarken oldukça zorlanır. Çünkü bir şeyin nasıl meydana geldiğini açıklamak fizik kurallarıyla mümkündür. Örneğin dinozorları yok eden o göktaşını dünyaya yönlendiren fiziksel kuralları ve ihtimal hesaplarını yapabiliriz. Ancak bu sadece bize bu olayın “nasıl?” olduğunu açıklar, “neden?” sorusu karşısında genellikle pozitif bilimlerin eli kolu bağlıdır.

O zaman burada karşımıza “Allah âlemi neden bu şekilde tasarladı?” sorusu ortaya çıkar. Neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda genellikle bir görüş birliği vardır. Evrensel olarak diyebiliriz ki masum bir insanı öldürmek kötüdür veya yoksullara yardım etmek iyidir. Dinler de bunları kategorize eder, bizi iyi veya kötü olmamıza göre ödüllendirir ya da cezalandırır. Ancak yine de neden kötülük var sorusunun cevabını aradığımız zaman cevap ya biraz muallaktır ya da sembolik olarak anlatıldığı için hemen anlaşılması zordur. 

Bu soruyu cevaplandırabilmek için öncelikle neyin kötü olduğu veya kötü diye bir şeyin olup olmadığı üzerinde düşünmemiz gerekir. Kötülük, bizim olaylara nasıl baktığımızla ilgili olarak değişen göreceli bir kavramdır. Bu göreceliliğin en büyük sebeplerinden birisi de bizim kısıtlı kapasitemiz sebebiyle resmin bütününü görmekten aciz oluşumuzdur. 

Bunu üç farklı açıdan vereceğim örnekle izah etmeye çalışayım.. 

Mesela minik bir kuzuyu avlayan bir kartalı düşünelim. Burada kuzunun annesi olan koyun için kartal, yavrusunu öldürüp kapan bir kötülüğü temsil ediyor olabilir. Ancak kartalın yuvasında aç bir şekilde annelerini bekleyen yavruları için o anne kartal hayatla olan tek bağları, geleceğe dair tek ümitleridir. Şu durumda kartal kötüdür diyebilir miyiz? Kötüyse kime göre kötüdür, iyiyse kime göre iyidir? 

İkinci bir örneği ise kendi hayatımdan vermek istiyorum. Ben babamı hiç beklenmedik bir şekilde ve onun için erken denilebilecek bir yaşta kaybettim. Oysaki henüz onunla konuşmadığım daha birçok konu, ona göstermek istediğim ne çok şey vardı. Ölümü hastanede yapılan hatalı bir uygulama sonucu annemin gözleri önünde oldu. O an “Neden bu benim başıma geldi?” ya da “Başka bir hastaneye götürseydik şu anda aramızda olur muydu?” gibi birçok zincirleme soruya yol açmıştı. O zaman için babamı ansızın kaybetmek benim için bir haksızlık, adeta evrenin bana kötü bir şakası gibi gelmişti. Fakat şu an dönüp o kaybın bana neler kattığına baktığım zaman hiçbir şeyin aslında tam olarak kötü olmadığını ve her şeyin bizim gelişmemiz ve ilerlememiz için bir fırsat olduğunu görüyorum. O kayıp beni çocukluktan çıkarıp daha önce düşünmeye bile tenezzül etmediğim varoluşsal konuları düşünmeye sevk etti. Bir gün bu hayatın sona ereceğinin bilincinde vaktimizi gerçekten önemli olan şeyler için harcamaya, hiçbir şeyi ertelememeye, aklımızı ve kalbimizi bu önemli dediğimiz şeyleri bulmak için kullanmaya beni teşvik etti. Daha da önemlisi sevdiğimiz insanların bugün var yarın yok olabileceklerinin bilincine varmam, onlarla geçirdiğim zamanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamamı sağladı. 

Üçüncü ve son örnekte ise güneşi düşünelim. Güneş dünyanın her yerinde aynı güneştir. Dünyanın bir yerinde kötü güneş başka bir yerinde iyi güneş diye bir şey yoktur. Ancak güneş bir yandan tarladaki ekinlere can verip onları büyütürken, bir yandan da gölleri kurutup insanları susuzluktan öldürebilir. Bir yandan vücudumuzun D vitamini sentezlemesini sağlarken, diğer yandan da cilt kanserine yol açıp bizi öldürebilir. Güneş hep aynı güneştir; ne iyidir ne kötüdür sadece güneştir ve güneşliğini icra etmektedir. Üstat İbn’ül Arabî’ye göre kötülük görecelidir, bu âlem olduğu haliyle mükemmeldir ve eğer içinde kötülüğü barındırmasaydı eksik bir âlem olurdu.

Deprem örneğinde olduğu gibi bize düşen, bunun karşısında ne yapacağımız konusu üzerine düşünmektir. Deprem bölgesindeysen fay hattı üzerine inşaat yapmayacaksın, Japonya gibi kaçış şansın yoksa o zaman öyle binalar inşa edeceksin ki 9 şiddetindeki depremlere bile dayanacak, paran buna yetmiyorsa yüksek katlı inşaatlar yapmayacaksın. Bu inşaatları kontrol eden otoriteleri liyakat esasına göre seçeceksin ve sonuçlardan onları sorumlu tutacaksın. Acil durumlarda ilk müdahaleyi yapacak kurumun başına, hayatını sahada geçirmiş, cehennemin göbeğinden insanları çekip kurtarmış birisini getireceksin. Her şeyden ve hepsinden önce, insan hayatını kurtarmak için, toplumda etik, edep ve ahlakı yücelteceksin. Tüm bunları da takip edecek ve gerektiğinde hesabını soracaksın. 

Japonya tarihindeki felaketlerden ders aldı ve tüm sistemini buna göre düzenledi. Bu sistemin sürekliliğini de ahlak ve edep değerlerinin sağlamlığı ile garanti altına aldı. Netice itibariyle tarihindeki tüm “kötü” olaylardan bir ders aldı ve bundan bir “iyi” çıkartmayı başardı. Takdir-i ilâhî depremin olmasıdır, o deprem sonrasında binaların dayanıp dayanmayacağı, kurtarma organizasyonunun etkinliği bizim seçimlerimize bırakılmıştır. Bunu doğru anlamak gerekir.

Bazen bir olay o kadar trajiktir ki, bu olayın arkasında yatan iyiliği görmemiz belki bu hayat süresinde bile mümkün olmayabilir. 

Bu deprem dehşetli bir trajedi, peki bundan nasıl iyilik çıkartılabilir? Çok basit ama aynı zamanda çok zor. Bahsedildiği gibi ahlak ve edep konusu üzerinde ciddi mesai sarf etmek gerekiyor. Bunun için elimizde Anadolu irfanı gibi çok zengin bir kaynak var. Yunus Emre’ler, Mevlânâ’lar, Ken’an Rifâî’ler bize yapılması ve yapılmaması gerekenler hakkında ciltler dolusu eserler bırakmış. Bu Anadolu irfanını, insanlarımızın felaket anlarında nasıl kenetlendiklerine bakarak görebiliyoruz. Tüm yozlaşmaya rağmen hala DNA’larımıza işlenmiş durumda, bize de onu bastırıldığı yerden çıkartmak kalıyor. İşte o zaman kendisine alışverişe gelen sultanı “Yandaki komşum henüz siftah yapmadı, alışverişinizi ondan yapınız Sultanım” diyen bir zamanların esnafının ahlâk seviyesine yükselebiliriz.

Zaman unuttuklarımızı hatırlama zamanı; zaman izinsiz ağaç kesenin kellesini alan yöneticileri, ahlâklı olmanın erdemini, verdiği sözü yerine getirmeyi, borcunu ödemeyi, yalan söylememeyi, işini düzgün yapmayı, hizmet etmeyi hatırlamanın zamanı. Biz bu dersi almadıkça bu imtihanlar da sürekli tekrarlanacak. Biz o dersi alırsak o imtihanlar, imtihan değil ödül halini alacaklar. Seçim bizim.

Yorum Yaz

Hizmetimizi geliştirmek için çerezleri kullanıyoruz. Ayrıntılı bilgi Tamam